17 Nisan 2012 Salı
12 Kasım 2011 Cumartesi
Kaplumbağa Terbiyecisi ve Yeşil Cami
Mimar Ergüven Akçay, Bursa'da çeşitli mekânlarda resim yapan Osman Hamdi Bey'in Yeşil Cami hünkâr mahfilinde başladığı çalışmasını daha sonra atölyesinde tamamladığını söylüyor. Akçay'ın iddiasınıİstanbul Üniversitesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Belgin Demirsar Arlı da doğruluyor. Dr. Doğan Yavaş ise ünlü ressamın Yeşil Cami'yi 5 kez tablolarında kullandığını dile getiriyor. Tablonun arka planı incelendiğinde Yeşil Cami'de çizildiği anlaşılıyor. Zira mekândaki firuze renkli altıgen duvar çinileri, lacivert üçgen çiniler ile pencere alınlığındaki 'Şifâu'l-kulûb likâi'l-mahbûb (Kalplerin şifası sevgiliyle (Muhammed as) buluşmaktır) anlamındaki hadis-i şerif, Yeşil Cami'de yer alıyor.
Etiketler:
alınlık,
Anadolu Türk mimarisi,
green,
hadis-i şerif,
hünkar,
kaplumbağa,
lacivert,
mahfil,
mosque,
pencere,
tablo,
terbiyecisi,
üçgen
9 Kasım 2011 Çarşamba
Gün ışığına çıkan sanat
Bursa Yeşil Cami'nin restorasyon çalışmalarında uzun yıllardır boya altında kalan orjinal desenler gün ışığına çıkartıldı.
Etiketler:
Bursa,
camii,
güneş tutulması,
ışık,
orjinal,
raspa,
restorasyon
Külliyede 118 yıllık şiir gün ışığına çıktı
Hasan Ay'ın haberi
İistanbul Vakıflar Müdürlüğü'nce yürütülen Hacı Beşir Ağa Külliyesi'nin restorasyonu sırasında, hünkâr mahfelinin odalarında duvarlara yazılı Osmanlıca şiir çıktı.
21 Rebiulahir 311 (1 Kasım 1893) tarihi not düşülen şiirin gün yüzüne çıkarılan dizeleri ise şöyle: "Ne hoş olur Dersaadet'in ab u havası /Parası olmayan zevatın çekilmez cefası"
Bu dizelerin Türkçesi şöyle: "Ne hoş olur İstanbul'un iklimi /Parası olmayan kişilerin çekilmez cefası." 3. Selim ve 1. Mahmud dönemlerinde görev yapan Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağa'nın 18'inci yüzyıl ortalarında yaptırdığı Külliye'nin 2008'de başlayıp geçen yıl tamamlanan restorasyon çalışmaları, Restorasyon Yıllığı'nda kayıt altına alındı. Yıllıkta, restorasyon sırasında hünkâr mahfelinde uzmanların imza attığı ilginç bir keşfin bilgisi de yer aldı.
7 Temmuz 2011 Perşembe
STENCIL DENEME
Stencıl tekniğine herzaman ilgi duymuşumdur zamanında aşka gelip kırk kapıyı değerlendirmek maksadıyla yaptığım hayallerimdeki arabam=)
28 Haziran 2011 Salı
my designs HER TASARIM BİR DÜŞTÜR
![]() |
| HAYALDEN GERÇEĞE |
Bu blogda gösterilen tüm çalışmaların her türlü hakkı saklıdır. Çalışmaların izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.Copyright ©
2011 tekstil tasarımcısı Ali Rıza EREN
2011 tekstil tasarımcısı Ali Rıza EREN
30 Nisan 2011 Cumartesi
GEÇMİŞSİZLİK CEHENNEMDİR
SABA
İslam sanatı bugün toplumun büyük bir bölümüne sadece genel estetik kaygılarla 'izleyebildiği' bir sanatsal dil olarak yansıyor. Bugünkü insan o sanatın zenginliğini algılayamıyor
Sabancı Müzesi'nde devam eden bir sergi var. Ağa Han koleksiyonundan parçalar sergileniyor. Çok heyecan verici bir sergi.
Sadece teşhir edilen nesneler ve yapıtlar değil, serginin takdimi de başlı başına bir sanat.
Bu serginin bizim için anlamı çok farklı. Asırlar boyunca İslam sanatı denilen alanda, bünyede var olmuşuz. Bugün övündüğümüz ve geçmişimizi meydana getiren yapıtların tamamı bu çerçeve içinde tanımlanmış ve tanınmıştır. Mimar Sinan'ın kubbeleri kadar hatlar, çiniler, kılıçlar, makaslar da o 'sanat'ın belirleyici unsurlarından etkilenmiş ve o alana özgün katkılarda bulunmuştur.
Yakınlarda yitirdiğimiz Oleg Grabar'ın, verimini daha uzun yıllar devam ettirmesini dilediğimiz Doğan Kuban'ın çalışmalarında Osmanlıların/Türklerin bu sanatı ne tür bir soybilimle/genetikle ortaya koyduğu anlatılır. Iran, Mısır, Orta Asya, Orta Doğu ülkelerinde üretilen sanatın hem birbirini nasıl etkilediği hem de kendi içlerindeki özgünlükleri doğuran farkların neler olduğu çok irdelenmiş bir husustur. Öyle olması gerekmez mi? Osmanlılar, Orta Asya steplerinin, Sasanilerin, Selçukluların olduğu kadar Anadolu'da gelip karşılaştıkları Ermeni ve Bizans sanatının da etkisi altında verdiler yapıtlarını. Gerçi Rum asıllı olduğuna dair bazı kayıtlar olsa da bizzat büyükler büyüğü Mimar Sinan'ın Ermeni olduğu neredeyse kesine yakın bir bilgidir. Yeniçeri olarak dünyayı gezmiş Sinan'ın keskin gözü ve dehasıyla gittiği yerlerden yaptığı gözlemlerle sentezinin sınırlarını genişletmediği söylenebilir mi? 7. yüzyıldan sonrasına uzanan bir sanattan söz ediyoruz. Osmanlı bu sanata bir sentezin damgasını getirdi. Bu sentezi oluşturan en seçkin ve zevkli örnekler şimdi Sabancı Müzesi'nde izlenebilir.
ARAMIZDAKİ BAĞ KOPTU
Bütün bunlarla birlikte sergiyi gezerken aklım tümüyle farklı bir konuya kaydı. O gelenekten geliyoruz. Fakat, o yönde eğitilmiş veya o sanatı estetik tercihleri doğrultusunda seçmiş kişiler ve çevreler dışında, İslam sanatı bugün toplumun büyük bir bölümüne sadece genel estetik kaygılarla 'izleyebildiği' bir sanatsal dil olarak yansıyor.
Bugünkü insan o sanatın 'yazı' tekniklerini ve zenginliğini veya o sanatın 'arabesk'lerini ve onlara gömülü iç anlamları algılayamıyor.
Yaşadığımız büyük kültür değişikliğinin sonrasında o sanatla aramızdaki bağ, tepeden tırnağa kopmuş durumda. Camilerin önünden geçiyoruz ama cami mimarisinin anlamını bilmiyoruz. Dolayısıyla İslam/Osmanlı sanatı, ne yazık ki, 'içeriden' bakarak izlediğimiz bir sanat değil. Tümüyle dışında kaldığımız, tümüyle yabancısı olduğumuz bir kapalı dünya. Bu, çok üzülmemiz gereken bir durum. İnsanın canını acıtıyor bu yabancılık ve mesafe. Belki bugün o sanatın bazı biçimsel tematiklerini, 'leitmotif'lerini alıp yeniden üreten, farklı mecralarda kullananlar vardır. Kumaş motifleri olarak, iç mimarlık düzenlemesi olarak bu sanattan yararlanılmaktadır belli ölçülerde.
Gene de Türk sinemasının meşhur repliklerinden birisiyle söylemek gerekirse, 'biz başka dünyaların insanıyız'.
Bunu ifade ederken Mathieu'nün veya Matisse'in, çok az da olsa Picasso'nun hatta hatta Erol Akyavaş'ın bu sanattan yararlanmasına benzer, eğreti duran bir ilişki değil vurgulamak istediğim. Onlar, baktılar, herhangi bir başka estetikten alabildikleri kadarını aldılar ve gittiler. İslam/Osmanlı sanatı onlar için sadece bir araçtı. Oysa biz onunla çok daha derin ve 'içeriden' bir ilişki kurmalıydık. Yapamadığımız budur.
Basit, 'hediyelik-turistik eşya' veya 'hobi' düzeyinde tezhip, ebru, tespih yapmak bu kısıtlamayı aşmaya yetmez. O sadece aramızdaki uçurumu derinleştirmeye yarar.
Fakültelerdeki 'Geleneksel Türk Sanatları' bölümleri de bu sınırlı ilişkiyi güçlendirmez.
Nedeni çok açık. Bu bir kültür sorunudur. Ve itiraf etmek gerekir ki, çok az ülkede görülen bir sorundur. Batılılaşmayı yaşadığımız hiç değilse 200 (belki 300) yıla yaklaşan tarih içinde bu darboğazı nasıl aşacağımızı öğrenemedik. Kendi gelenekselini daha sonraki çağlarda devam ettirmeyen tek bir kültür bilmiyorum ben. İşin hazin tarafı yöneldiğimiz, seçtiğimiz hedefin yani Batı'nın kültürel birikimini de içselleştiremedik.
O zaman 'müteahhit'lerin yaptığı binalardan başlayarak giyim kuşama kadar büyük, geniş, neredeyse sonsuz bir 'estetiksizliğe' yani çirkinliğe mahkum olduk. Sabancı Müzesi sergisine gidenler ne dediğimi anlayacaktır.
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
İslam sanatı bugün toplumun büyük bir bölümüne sadece genel estetik kaygılarla 'izleyebildiği' bir sanatsal dil olarak yansıyor. Bugünkü insan o sanatın zenginliğini algılayamıyor
Sabancı Müzesi'nde devam eden bir sergi var. Ağa Han koleksiyonundan parçalar sergileniyor. Çok heyecan verici bir sergi.
Sadece teşhir edilen nesneler ve yapıtlar değil, serginin takdimi de başlı başına bir sanat.
Bu serginin bizim için anlamı çok farklı. Asırlar boyunca İslam sanatı denilen alanda, bünyede var olmuşuz. Bugün övündüğümüz ve geçmişimizi meydana getiren yapıtların tamamı bu çerçeve içinde tanımlanmış ve tanınmıştır. Mimar Sinan'ın kubbeleri kadar hatlar, çiniler, kılıçlar, makaslar da o 'sanat'ın belirleyici unsurlarından etkilenmiş ve o alana özgün katkılarda bulunmuştur.
Yakınlarda yitirdiğimiz Oleg Grabar'ın, verimini daha uzun yıllar devam ettirmesini dilediğimiz Doğan Kuban'ın çalışmalarında Osmanlıların/Türklerin bu sanatı ne tür bir soybilimle/genetikle ortaya koyduğu anlatılır. Iran, Mısır, Orta Asya, Orta Doğu ülkelerinde üretilen sanatın hem birbirini nasıl etkilediği hem de kendi içlerindeki özgünlükleri doğuran farkların neler olduğu çok irdelenmiş bir husustur. Öyle olması gerekmez mi? Osmanlılar, Orta Asya steplerinin, Sasanilerin, Selçukluların olduğu kadar Anadolu'da gelip karşılaştıkları Ermeni ve Bizans sanatının da etkisi altında verdiler yapıtlarını. Gerçi Rum asıllı olduğuna dair bazı kayıtlar olsa da bizzat büyükler büyüğü Mimar Sinan'ın Ermeni olduğu neredeyse kesine yakın bir bilgidir. Yeniçeri olarak dünyayı gezmiş Sinan'ın keskin gözü ve dehasıyla gittiği yerlerden yaptığı gözlemlerle sentezinin sınırlarını genişletmediği söylenebilir mi? 7. yüzyıldan sonrasına uzanan bir sanattan söz ediyoruz. Osmanlı bu sanata bir sentezin damgasını getirdi. Bu sentezi oluşturan en seçkin ve zevkli örnekler şimdi Sabancı Müzesi'nde izlenebilir.
ARAMIZDAKİ BAĞ KOPTU
Bütün bunlarla birlikte sergiyi gezerken aklım tümüyle farklı bir konuya kaydı. O gelenekten geliyoruz. Fakat, o yönde eğitilmiş veya o sanatı estetik tercihleri doğrultusunda seçmiş kişiler ve çevreler dışında, İslam sanatı bugün toplumun büyük bir bölümüne sadece genel estetik kaygılarla 'izleyebildiği' bir sanatsal dil olarak yansıyor.
Bugünkü insan o sanatın 'yazı' tekniklerini ve zenginliğini veya o sanatın 'arabesk'lerini ve onlara gömülü iç anlamları algılayamıyor.
Yaşadığımız büyük kültür değişikliğinin sonrasında o sanatla aramızdaki bağ, tepeden tırnağa kopmuş durumda. Camilerin önünden geçiyoruz ama cami mimarisinin anlamını bilmiyoruz. Dolayısıyla İslam/Osmanlı sanatı, ne yazık ki, 'içeriden' bakarak izlediğimiz bir sanat değil. Tümüyle dışında kaldığımız, tümüyle yabancısı olduğumuz bir kapalı dünya. Bu, çok üzülmemiz gereken bir durum. İnsanın canını acıtıyor bu yabancılık ve mesafe. Belki bugün o sanatın bazı biçimsel tematiklerini, 'leitmotif'lerini alıp yeniden üreten, farklı mecralarda kullananlar vardır. Kumaş motifleri olarak, iç mimarlık düzenlemesi olarak bu sanattan yararlanılmaktadır belli ölçülerde.
Gene de Türk sinemasının meşhur repliklerinden birisiyle söylemek gerekirse, 'biz başka dünyaların insanıyız'.
Bunu ifade ederken Mathieu'nün veya Matisse'in, çok az da olsa Picasso'nun hatta hatta Erol Akyavaş'ın bu sanattan yararlanmasına benzer, eğreti duran bir ilişki değil vurgulamak istediğim. Onlar, baktılar, herhangi bir başka estetikten alabildikleri kadarını aldılar ve gittiler. İslam/Osmanlı sanatı onlar için sadece bir araçtı. Oysa biz onunla çok daha derin ve 'içeriden' bir ilişki kurmalıydık. Yapamadığımız budur.
Basit, 'hediyelik-turistik eşya' veya 'hobi' düzeyinde tezhip, ebru, tespih yapmak bu kısıtlamayı aşmaya yetmez. O sadece aramızdaki uçurumu derinleştirmeye yarar.
Fakültelerdeki 'Geleneksel Türk Sanatları' bölümleri de bu sınırlı ilişkiyi güçlendirmez.
Nedeni çok açık. Bu bir kültür sorunudur. Ve itiraf etmek gerekir ki, çok az ülkede görülen bir sorundur. Batılılaşmayı yaşadığımız hiç değilse 200 (belki 300) yıla yaklaşan tarih içinde bu darboğazı nasıl aşacağımızı öğrenemedik. Kendi gelenekselini daha sonraki çağlarda devam ettirmeyen tek bir kültür bilmiyorum ben. İşin hazin tarafı yöneldiğimiz, seçtiğimiz hedefin yani Batı'nın kültürel birikimini de içselleştiremedik.
O zaman 'müteahhit'lerin yaptığı binalardan başlayarak giyim kuşama kadar büyük, geniş, neredeyse sonsuz bir 'estetiksizliğe' yani çirkinliğe mahkum olduk. Sabancı Müzesi sergisine gidenler ne dediğimi anlayacaktır.
HASAN BÜLENT KAHRAMAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








